« Önceki | Sonraki »

7/11/2008

beklenmeyen olağanlık

karşılığı var mıdır bilmem
ama ben hep
martı bekledim aşık olabilmek için
diğerlerinin önemi yoktu
uzun bir iklimden geriye kalan kırgınlıklarımız vardı
ve martı bekledim geçsin diye
üstümden atamadıklarımı
alsın diye bekledim

kıvrımlı anlama denk düşüyor sensizlik
belki de bu yüzden
en çok yalnızken kar düşüyor üstüme
en çok ağlarken o şarkıyı dinlemek istiyorum
"wish you were here"
bir tını
bir düşünce
yarım kalmış şarap şişelerindeki anlamsız imge
güzel fotoğraflar
biçimli resimler
yastıktaki malum saç izleri
genç koku
diri gözyaşı
gizlenen yüz
ruhtaki ölü orospu
hepsi tepinip geçiyor sürat köprümden
ve ben
martı bekliyorum
dünyaya kafa tutmak için
diğerlerinin önemi yok

ve belki de
senin hiç haberin yok
seni beklediğimden
ki ben zaten
beklemiyorum ki seni kurtulmak için kendimden
ben öylece duruyorum olduğum yerde
gizli bir güç gibi
anlamlandıramadığım bir sevinç gibi
sokuluyorsun içime
elim ayağım sabit
dokunmuyorum değdiğin yerlerime
herhangi bir gece
herhangi bir yerde tek başıma şarap içer gibi
yalnız uyurken üşümeyeyim diye yorganı üstüme çerker gibi
çok içilen neskafenin ya da biranın ardından
tuvalete gidip işer gibi
ya da ne bileyim
nefes alıp verirken dilimde hissettiğim tat gibi
her şeyin içinde ve üstünde
yaşadığımı hissettiğim hayat gibi
sarılıyorsun içime

ve ben hep
martı bekliyorum denizi geçebilmek için
sen geliyorsun
diğerlerinin gereği yok

serçe'ye
celâl hikmet
71108 istanbul

5/11/2008

ergene ve tüysüze konanlar

Not: Bu yazıda geçen kişiler, kurumlar, kuruluşlar, konular ve borular (özellikle de onlar) tamamen hayal ürünüdür, yalandır, sahtedir, çocuk kandırmacasıdır, koftidendir. Yazıyı okuduktan sonra, ‘vay efendi sen buna böyle demişsin de, vay efendim sen şuna öyle demişsin de, vay efendim sen şunun ağzına burnuna sıçıp bir kenara koymuşsun da’ gibisinden… Ya, neyse ya siktir edin bunları, nasıl olsa inanmayacaksınız bu nota, kafadan girelim hikayeye… Editör, dizgide çıkar bu notu, ben silmeye üşeniyorum şimdi.


Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, pireler bürokrat develer broker iken, ben hükümetin beşiğini haldur huldur sallar iken, memleketin birinde birasını yarım bırakıp gidecek kadar zengin bir adam yaşarmış. Bu adam cebinde kısıtlı parası olsa da aylık akbilini doldurmadan otobüse biner, kontör yüklerken bedava mesaj alacak mıyım diye ay başını hesaplamazmış.

Bir gün yolda yürürken dini bütün, aklı yarım bir adamla karşılaşmış. Bizimki, adamın bıyıklarındaki o incecik adem zarafetine hayran kalmış. Kendine dert edinip ‘ne yapıp edeceğim, bir gün benim de böyle bıyıklarım olacak’ diye dolanmaya başlamış. Gel zaman git zaman bizimki bu fikri çevresindekilere yayip hiç de azımsanmayacak bir fun kitlesine ulaşmış. Karılar kızlar etrafında dört dönmeye, takkeler kara çarşaflar havalarda uçuşmaya başlamış. Bizimki halinden memnun; kimin eli kimin g-stringinde belli değil.

Ama bir türlü idealindeki bıyığa ulaşamıyormuş. Hocalara okutmuş, anıtkabire çıkip çelenk koymuş, başbakana gidip votka portakal ısmarlamış ama nafile. Ne zaman bıyık bırakmaya kalksa dudaklarının kenarından kıllar aşağıya sarkıyormuş. ‘Ne yapalım’ demiş bir grup seksten sonra kendi kendine ‘bizim de kaderimiz buymuş.’

Gel zaman git zaman, herkes bizimkinden söz etmeye, yolda yürürken parmakla gösterilip ‘işte gerçek yurtsever bu’ denmeye başlamış. Bizimki popülaritesinin şaşkınlığından ne yapacağını bilemez bir hale gelmiş; çete kurup adam dolandırmakla, parti kurup insanları kandırmak arasında yaman bir iç huzursuzluğu içine girmiş. ‘Amına koyim, ikisi de aynı bok’ deyip parti kurmaya ve kazandığı parayla mahallede yardımlaşma derneği açıp kumar oynatmaya ve semtin futbol takımının formasına reklam verip desteklemeye karar vermiş.

Günler günleri, aylar ayları, karılar kızlar bizim oğlanı kovalamaya devam ederken bizimki yükseldikçe yükselmiş. Dershanelerin, camilerin, kerhanelerin, pavyonların, kumarhanelerin, cemaat evlerinin, kurunun, ıslağın ucu bucağı görünmemiş. Bizimki bakmış işler tıkırında, adına her gün sürekli fun clublar açılıp mitingler düzenleniyor, vermiş ayarı gitsin. Ama hala idealindeki bıyığı bırakamamanın getirdiği nöbetlerini geçiriyormuş. Dayanmış afyona, dayanmış hatunlara.

Refah, fazilet, saadet, adalet ve kalkınma içinde yaşarken işler birden tersine gitmeye başlamış. Hakkında davalar açılmaya, tekkeler ve zaviyeler kanununa muhalefetten yargılanmaya, verdiği kredileri geri alamamaya başlamış. Ama bizimki hiç bozmamış istifini, ona buna laf atmaya, portakallı ördek yemeye, fun clubındaki tüysüzlerin orasına burasına ellemeye devam etmiş. O devam ettikçe açılan bütün davalar düşmeye, hakkında varılan kararlar gülünüp geçilmeye, ergenlerin götü başı dolgunlaşmaya devam etmiş. Herkes de bu durumu içselleştirip şampiyonluk umutlarını bir sonraki maça bırakmayı sürdürmüş.

Hikayenin bundan sonrasını kutsal kitaplar yazmıyor. Belki de bundan sonrası hep aynıdır ve yazarlar yazmaktan (benim gibi) sıkılmışlardır. Ne diyelim, onlar ermiş muradına, biz çıkalım darağacına. Gökten yarım elma düşmüş, kurttan kimse yiyememiş.

celâl hikmet
11108 istanbul

3/11/2008

sıkılınan sevdalar üstüne

içimi sıkıştıran bu mengene
içimi sızlatan bu sinyal sesleri
cevabımı çoktan almıştım oysa
çoktan bırakmıştım gölgemde
bizi çürüten itaatsiz hayvanı
kelimeler yerli yerlindeydi
hiçbir yan-anlam yoktu kostümlerinde
hiçbir sapma yoktu
ve hani bizi sonsuza dek koruyacağına yemin etmişti tanrı
hani dünyaya ait hiçbir şeyin
hiçbir nesnenin
hiçbir çükü kırık ibnenin bize küfretmesine izin vermeyecekti

havada sevda kokusu yok şimdi
içimi sıkıştıran bu mengene
içimi sızlatan bu neşter sesleri
yanımda olmadığından farkında değilsin ama
biri çocuğumuzu çalmış gibi
evimizi barkımızı yıkip kaçmış gibi
iki küçük kuşuz diye bizi darağacına asmış gibi
yan-anlamlar giydiriyor bize
dokununca ağlayan bedenindeki yara izleri

havada kaybetme korkusu yok şimdi
ucuz şaraplara karışıyor bütün sesler
kapılar yankısız kapanıyor
pencereler perdesizliğini bilerek karanlık
alnına kadar yarı çiplak bir bedenle karşılıyorsun beni
dokunduğum yerlerinde tortu yok
ruh yok
his yok
havada kaybetme kokusu yok şimdi
pahalı sevdalara karışıyor bütün sözler
yanağıma dokunuyorsun yarı çiplak parmaklarınla
yarı giyinik başını omzuma yaslıyorsun
geri dönüşü yok artık morga kapattıklarımızın
arkalarından gülmenin anlamı yok
göğüsene karanfil bıraktıklarımızın

şimdi
içimi sıkıştıran bu mengene gibi
yok artık, bu gece körler gibi sevişmemeli

serçe'ye
celâl hikmet
241008 istanbul

3/11/2008

uzak anlam

uzağa doğru kaç adım kaldı şimdi
uzaktan geriye kaç adam
soluğu kesilmiş kaç yolcu
bizim nefes borularımız doğuştan tıkalı biliyorsun
üfleseler uçarız
birden bir yangın çıksa şimdi mesala
ya da bir fırtına geçse üstümüzden
ne adamlığımız kalır geriye
ne de adımladığımız yollardan bir dize

bunu ilk
kuşları uçurduğumda fark ettim ben
sürü halinde gitmediler
tek tek gitti hepsi
tek tek ve acımadan gitti
ilkine alışmak zordu
yordu beni sabaha kadar yazmak ardından
sabaha kadar gecelemek
bir ilmek gibi takıldı meme uçlarıma
bir melek gibi işedi rüyamın ortasına

sana doğru kaç yalnızlık kaldı şimdi
senden geriye kaç kişi
alip götürdüklerin miydi seni bende var eden
yoksa geride bıraktıkların mı
hesabım tutmaz benim beynim uyuşukken
kalbim atmaz
birden bir cenaze çıksa evden mesala şimdi
ya da birileri ölü toprağı serpse üstümüze
kılım kipırdamaz

hayatın anlamı yazmaz ajandamda sen yokken
ölümün mesanesi okunmaz

serçe'ye
celâl hikmet
221008 istanbul

18/2/2008

sala

kendimi biri bulur
diye affettim
aklıma yukarıdan
bakar diye biri
konuştum hep ellerimle
eksiklerimi kapattım
canıma kast eden
ruhani liderlerin kutsal
kaselerindeki portakal suyuyla
şeytanlardan vazgeçip
beynimi siktim
sarışın bir fahişenin
tırnak aralarında
mahremiyet benim
aklındaki içgüdü benim
bembeyaz inlemelerdeki
mavi kurtarıcı benim koynunda
peygamber benim
bundan sonraki yaradılışında

aşkla al içine beni
ve sakin konuşma!
isa
yüzüğünü kaybetti sevişirken musalla taşında!


çiplak ve yalnız sokak kadınları'na
celâl hikmet
9208 istanbul